Sekiz dakikalık sabırlı taarruzların ardından bize ulaşan ışıktan kılıçlar gök yüzünde belirmiş ve kaldırım taşlarını döven güneş tepemizde geziniyordu. Ortaokulun ilk senesi yeni bitmişti. İki bahar arasında kalmış kışın, ciddi ve nizami düzeni içinde geçen günlerini ardımda bıraktıktan sonra artık beni bekleyen özgür günler önümde duruyordu. Sınıflar, koridorlar ve demir parmaklıklar… Hepsini geçici olarak geride bırakmıştım. Canım ne isterse onu yapacak ve zamandan münezzeh yaşayacaktım. Artık özgürdüm, en azından üç ay özgür.
Öğle vakti kaldırıma üç arkadaş sanki sıcacık kumlara uzanmış yazlıkçılar gibi serilmiştik. Güneş suratımızda dans ediyor ve sereserpe uzandığımız beton kırıklarının arasından yeşermiş yeşillikler, sanki tepemizde dallanıp budaklanmış bir koca meşeymiş gibi kibrit büyüklüğündeki gölgesiyle uykunun kollarında yatan bizi koynuna alıyordu.
Mustafa kafasını kaldırıp ileriye, belediyenin tahsis ettiği çöp konteynırının altına sıkıştırdığımızı siyah topa baktı. Sokak bizimdi. Uykusundan yeni uyanmıştı ve evindeki tatlı döşeğinden kalkmış gibi huzurluydu. Öğlen tam güneş tepedeyken otuz iki diş esnedi. Kafasını tertemiz mavi gökyüzünde koşturan beyaz bulutların sıcak hissiyatından aşağı indirip ayağa kalktı.
Arap hızla ayağa kalktı. Kısa şortu ve halısaha ayakkabılarıyla havanın muhalefetine rağmen oynamaya hazırdı. Yarım kalmış gazsız kolayı marifetmiş gibi kafaya diktikten sonra konteynırın altına yatan Mustafa’ya, ‘At bakim Mıstık!’ diye seslendi. Konteynırın altından topa yapıştıran Mustafa kaldırama doğru topu gönderdi. Topun dibine girip sektirmeye başlayan Arap pür dikkat işine devam edip, ‘Hadi beyler aylık..’ diye topu sektirip sektirip ufaktan kaleye yanaştı.
‘Şşşşt hadi olum maç yapıcaz! Kalk lan hadi, CEM KALK!’
Mustafa ufak taşları ayaklarıyla bana doğru tekmeledi. Betondan seken taşlar sanki ayaklarıma değen köpüklü dalgalardı. Mustafa’nın yerden kaldırdığı tozlar yere salise salise geri süzelmekteyken gözlerimi mavi göklere açtım. Hoş öğlen uykusunda kulağımı betondan ve sıcağın müsaade ettiği kadar esen rüzgarın bana anlattığı masallardan kaldırmak istemiyordum.
Arap sektirmeyi bırakmış, topla sokak kedisi gibi oynamaya başlamıştı. Ben elimi yıkık kömürlüğün duvarına dayayıp sırtımı esnetiyordum. İçersinde mahallenin serserileri, esrarkeşleri, balicileri eski püskü kirli bir koltuk atmış arada takılıyorlardı. Kilit bazen açık olurdu gelip girerlerdi. Pislik içinde olduğundan tenezzül edip bakmazdık bile. Sahibi kılkuyruk herifin tekiydi, kömürlüğün üstünde oturmamıza bile karışırdı.
Kaldırımın ilerisinde büyükçe başka bir ağaç vardı. Bazen sırtımızı kömürlüğe yaslayıp oradan da ağaca tırmanıp kömürlüğün üstüne atardık kendimizi. Üstü dümdüzdü ve sokağı tepeden görürdü. Düz olmasına düzdü ama biraz eğikti ve oraya çıkınca bulutlara bir göletin yansımasından bakar gibi hissederdim ve benim çok hoşuma giderdi.
Uykum yeni yeni açılmıştı ve canım artık top oynamak istiyordu. Halim yoktu ama açlık ve yorgunluk nedir bilmiyordum. Halsizlik suçunu sıcaklara yıkıp oyuna devam etmeliydi. Mustafa Arap’tan aldığı pasla çoktan sektirmeye başlamıştı. Mustafa ciddi bir suratla ’51, 52, 53, 54, 55…’ Ben hemen, ‘Beyler ben geçerim’ dedim. Uzun uzun top sektirme yarışına gerek yoktu, hem zaten beden eğitimi dersinde de böyle gereksiz protokoller yaratıp kendini kaptan ilan etmiş top ehli bitirimlerin adetleriyle zamanımız boşa akıp gidiyordu. Sadece top oynamak istiyordum.
Kaleye geçtim ve kendimi ortaladım. Kale kaldırımın üstünde elektrik direğinden ağaca kadar belirlenmişti. Bazen atılan şutlar arkadaki kaldırım çıkıntısına çarpar çizgiden girmezdi, bazen de ağaçtan sekip elektrik direğinin içinden dışarı çıkardı. Çok saçma bir yer seçmiştik kale için. Ama bu yamuk kaleyi seviyorduk ve her şey mantığa göre ayarlanmak zorunda değildi. Biz böyle uygun görmüştük. Hem zaten alışmıştık ve bizim için bir sorun yaratmıyordu.
Kalede ben Mustafa ile Arap’ın kapışmasını yüksek kaleden heyecanla takip ediyordum. İki gözü dönmüş koç mütemadiyen boynuzlarını birbirlerine vuruyordu. Biri ötekisini çalımlar, öteki peşinden depara kalkıp pozisyonunu bozardı. Peşi sıra uzaktan çalımlar atılıp kale yoklanır ve ben de elimden geldiğince topları çıkarırdım ya da şutlar ağaçta patlardı.
Batıya kaçan güneşin dinginleşen ama hala sıcaklığından taviz vermeyen ateşinin altında üç koç kafalarımızı tokuşturmaya devam ediyorduk. Ediyorduk ama sokağın aşağısında yukarıya doğru bir kuş geliyordu.
Kuşun adı İbrahim’di. Kanatlarını boş bir gururla kabartan bu ahmak kuş bize doğru yürüyordu. Uzun sokağın ortasında logar kapağının hizasında onların binası bulunuyordu. Kaldırımda biten ufak bahçelerini diğer çocuklardan ayıran bir cılız duvar ayırıyordu. Bu duvarı aşan zarif dallarında kıpkırmızı kirazlarıyla bir güzel ağaçtı. Kiraz ağacından düşen kirazlar eğer kaldırım tarafında doğdularsa ya düşüp top koşturan veletlerin yırtık ayakkabıları altında ezilir ve büyük bir ibadet halinde karıncalar tarafından dergahlara taşınırlardı ya da aynı veletler tarafından dalları yakalanıp üstündeki kirazlar mideye indirilirdi.
Aynı veletler, kasap yukarı doğru gelirken duvar dibinde top oynuyorlardı. Bu ahmak kuş sokağın ortasına gelince top koşturan minik koyunların arasına dalıp birinin boynunu yakalıp kafasına sert bir şaplak yapıştırdı.
Kendi yaşıtlarından katbekat uzun ve kuvvetli bu kasap, bizden birkaç yaş küçük çocukların yanında iyice devleşmiş ve kuvveti haklılığına olan inancını pekiştirmişti. İçlerinden kıyafetleri daha eski püskü olan çocuğa ana avrat sövdü, ‘Bir daha o dala elini sürersen elini kopartırım!’
Kaleden çocuklara terör estiren bu mahlukatı izleyince içimde iki duygu oluşmuştu: hem korku hem de cesaret. İbrahim’den korkmuştum çünkü onu görünce zihnimde bir insan değil, bir hayvan canlanıyordu. Kaybedecek bir şeyi ve birlikte yaşadığı amcası dışında bir ailesi yoktu. Zayıf bir kafası olduğu manasız öfkesinin şiddetinden apaçık ortadaydı. Bu manasız öfkesiydi onun zayıf karakterinin temeli ve zulmettiği çocukların suratlarındaki o çaresizlik, batan güneşin sıcaklığıyla içime işliyordu.
Biz çoktan top oynamaya ara vermiş aşağıda olan biteni izliyorduk. Kaldırıma sarkan kiraz dalını kırıp çocuklardan hiç ses çıkarmayana vurmaya başladı. Hepsi korku içinde sessizliğe gömüldü. İbrahim çocuklara bağırırken yukarıyı işaret etti ve ardından bize doğru yürümeye başladılar. Arkadan gelen bir başka çocuk İbrahim’den tekme yemiş ve sessiz sessiz ağlıyordu.
Sokağın sonuna gelen çocuklara doğru, ‘Kapıda sıraya girin, geliyorum’ diye seslendi. Çocuklar harap halde korkuyla kömürlüğün arka tarafında bulunan bina girişinde toplandılar. İbrahim bize doğru gelerek, ‘Olom bin kere dedim şu ağaca dalmayın diye ne laftan anlamazlar. Bi sopa yesinler o zaman görürüz bir daha dalıyorlar mı!’
Biz üç kişiydik ve İbrahim’in yaşıtıydık, bizimle makarayla karışık laf çeviriyordu. Bizden daha uzun ve daha cüsseliydi. Arapla Mustafa, bize bulaşmadıkça İbrahim’e saldırmazlardı ama rahatsızlıkları suratlarından anlaşılıyordu.
Mıstık, ‘Nolcak olum biraz yesinler’ dedi.
‘O ağaç benim. Bizim bahçenin ağacı, gerekirse biz yeriz.’ diye çıkıştı. O kadar aptaldı ki kirada oturdukları apartmanın bahçesindeki ağacı kendisinin zannediyordu. Mıstık dediklerini kulak ardı edip Arap’a, ‘Gel Arap bakkaldan kola alalım’ dedi. ‘Cem sende gel.’ Ben gelmeyeceğimi söyleyerek elimle yok işareti yaptım.
İbrahim sıradaki çocuklardan beyaz yırtık tişörtlü çocuğun sırtına bir yumruk yapıştırıp bina kapısından içeri itti. Çocuğun içeriden yakarışları sokağın üstünde uzanan günbatımını ve dışardaki bizleri akşama boğdu. Ben kaldırımda ellerimi birleştirmiş sesleri dinliyordum ve rüzgarın ışıltılı yükselişlerine kendimi bırakıyordum. Gözüm sokağın ortasında yere düşmüş kirazlara tekrar takıldı ve beyaz tişörtlü çocuk ‘Bir daha yemicem’ diye haykırıyordu ama sesi çelik kapıda kesiliyordu.
Çöpün üstünde bir kedi uyuyordu. Ben ayağa kalktım ve top oynadığımız sokağın ortasına doğru yürümeye başladım. Duvarın dibine gelince elektrik direğine ayağımı koyup duvardan kendimi İbrahim’in bahçesine attım. Ağaçla burun burunaydım. Boyum yettiğince zıplayıp ikişer üçer dallarından kopardım. Her zıplayışımda biraz daha yukarıdaki kalın dallara yetişemesem de elimi sertçe vurarak onlarca kirazı izmarit ve kiremit taşlarının bulunduğu ölü toprağa düşürdüm. Tek tek iki cebimi de doldurdum, birbirini ezen kirazlar kirli kanlarca bacağımdan aşağı damlıyordu. Geçen hafta başıboş köpeklerin fink attığı kuyunun orada dolanırken bulduğum siyah bıçağı arka cebimden çıkarıp kiraz ağacına bir çentik attım.
İbrahim’in bahçesinden çıkıp hemen karşısında sıraya girmiş çocuklara dağılmalarını söyleyip merdivenleri çıktım. Kapı kapanmasın diye araya koydukları büyük taşı ayağımla içeri doğru ittirip, taş ile beraber ben de içeri girdim.
‘Hakkı dolmadı mı?’ diye sordum. Bana pis pis baktıktan sonra dövdüğü çocuğa, ‘Sıradakini gönder çıkınca’ dedi. Kasabın elinden kurtulan çocuk korkudan cüssesinden büyük çelik kapıyı açtığı gibi dışarı fırladı. Kapı kapanınca daracık apartman girişinde ben, İbrahim bir de merdiven altındaki boşluk kaldı. Küçücük yerde ışık yoktu. Dar dikdörtgen camdan içeri vuran ışıklar arkamdan İbrahim’in suratına vuruyordu.
‘Sırada ben varım İbo. Senin kirazlardan ben de yedim. Geçen Salı senin ağacın yeşil dallarından tuttuğum gibi kendime çektim. Tek tek yakalayabildiklerimi afiyetle yedim valla. Dalı bıraktığımda hatta elimde senin ağacın yaprakları kaldı. Bi ara hatırlat vereyim sana yaprakları.’
İbrahim kıpkırmızı olmuştu ama zorla da olsa küçük dişleriyle bir küçük sırıtabildi. Bu uzun boylu kuşun dişleri kısacıktı. Sırıttığı suratında gözleri kaybolmuştu. Merdivenden bir küfürle kalkıp bana çok sağlam yapıştırdı. Ben ne olduğunu anlamadan boğazımı sıkmaya başladı. Bir anda İbrahim’i üstümde buldum. Yan düştüğüm için böbreğimin altında o büyük taş kalmıştı. Bir yandan tüm kuvvetiyle boğazımı sıkıyor bir yandan da küfür ederek yüzüme ve kulağıma yumruklar atıyordu. Nefessizlikten pek hissedemedim savurduğu yumrukları. Öğle vakti kollarında uyuduğum yeşilliklerin gölgesi beni tekrar çağırıyordu.
Yan düştüğümden hem sol cebimdeki kirazlar ezilmiş hem de kolum vücudumun altında kalmıştı. Can havliyle sağ kolumu arka cebime attım. Siyah bıçağı zar zor kavradıktan sonra tüm kuvvetimle İbrahim’in karnına soktum. Soktuğum bıçağın sapına asıldıkça hayat dolusu nefes tekrardan ciğerlerime hücum etti. Öyle bir çığlık attı ki İbrahim yüksek apartmanın üst katlarından bir sarı ışığın yandığını gördüm ve bir kadının bağırışlarını duyar gibi oldum ama vakit kaybetmeden bıçağı çekip tekrar sapladım ama bu sefer hemen geri çektim. İbrahim kendini sokağa atıp merdivenlerden aşağı indi. Sokağın karşısı hemen İbrahim’in bahçe kapısına bakıyordu. Son çare kendini atmaya çalıştı. Kapıda beni ve dayak yemiş İbrahim’i kanlar içinde gördü Mustafa ve Arap.
Bağırmaya mecalim yoktu, sadece bıçakla İbrahim’i işaret ettim. İbrahim top oynadığımız yere doğru koşup kaçmaya çalıştı. Mustafa ile Arap hemen peşine verdiler. Ben siyah bıçak ve kirazlarla hemen peşlerindeydim. Arap çabucak belinden yakaladığı gibi yere çaldı İbrahim’i. Mıstıkla Arap ikisi girişmeye başladılar. Nefesimi yeni kazanmış aralarına girdim. Yerde bitik uzanan kasabın üstüne kendimi attım. Dizlerimi kollarının üstüne bastırıp ceplerimden ezilmiş kirazları çıkarıp ağzına sokuşturmaya çalıştım ama ağzını açmadı. Arap’a, ‘Şunun ağzını açın!’ diye bağırdım. Arap çömelip ağzını zorla açmaya çalışıyordu. Koca kuş ağlamaya başladı. Arap’ın elleri kuşun çenesiyle savaş halindeyken, bizim kuş bir kabustan uyanmaya çalışan masum bir kimsenin çaresizliği içinde ağzı kapalı bağrınmaya çalıştı. ‘Tamam yiyin, tamam….sizin olsun.’
Tepesinde üç kabus cini gece gibi bu iri yarı çocuğun üstüne gölge gibi çökmüştük. Üstüne bindiğim İbrahim’in burnunun dibine girerek, ‘Yemen lazım olum arkandan ağlarlar. Sonra demezler mi bak İbo ağacına sahip çıkmıyor, kirazları heba oluyor. Yersin İbo, aç ağzını uğraştırma! AÇ LAN AĞZINA SIÇTIĞIM!’
Artık dört tane el kuşun ağzını açmış ve ben cebimdeki ezilmiş, birbirine girmiş kirazları İbrahim’in ağzına çekirdekleriyle beraber tıkıyordum. Çiğnesin diye çenesini sıkıyorduk ve tamamen kendini kaybetmiş halde sadece ağzı kapalı bağırıyordu. Ağlıyor ve kafasını asfalta vuruyordu. Ben cebimdeki kirazların hepsini yedirmeye kararlıydım. Son avucu İbrahim’in ağzına tıkarken arka caddedeki dayılar gelmiş bizi İbrahim’in üstünden almıştı. Bize epey sövüp bağırdılar. İçlerinden sarı bıyıklı bir dayı tekme tokat bize vurmaya çalışsa da diğerleri araya girdi. Öfkem ancak dinmiş, İbrahim’in çevresinde birikmiş insan kalabalığına bakıyordum. İçlerinden bir teyzenin feryadı beni nihayet kendime getirdi. Kalabalık artık bendini aşmış ve bir cenazeye dönüşmüştü.
İnsan bacakları arasından seçebildiğim İbrahim’in yüzü morarmış ve ağzından çiğnetemediğimiz kirazlar dökülüyordu. Çocuk heykel gibi asfaltın üstünde yüzü koyun yatıyordu. Mustafa ile Arap çoktan korkudan tabana kuvvet kuyuya doğru koşmuşlardı. Arkalarından birkaç genç koşsa da yetişememişlerdi. Onları yakalayamayınca bu sefer benim tepeme tünemişlerdi ve bir yere kaçmamam için muhafızlık yapıyorlardı. Akşam olmuştu fakat hava aydınlıktı. Asfaltta ezilmiş kirazlar bir paleti süsleyen mor renkler gibi gökyüzüne yansıyordu.
Ben ise yerimden kımıldayamamış, öylece kalakalmıştım. Feryatlar, sesler ve sirenler adım adım benden uzaklaşmış ve sadece rüzgarın yüksek uğultusu beni tesiri altına almıştı. Üşüyordum. Tekrar kaldırama oturdum ve boylu boyunca uzandım. Gökteki üç sönük yıldızın ışıltısına bakarak uykuya daldım.
Bir Cevap Yazın